Arapçada ‘ilm kelimesi hem tikel bilgileri hem de tümellerin bilgisini ifade eder; her ne kadar zaman içerisinde ilim ile marifet arasında bir tefrik gerçekleşmişse de bu tefrik ilk dönemlerde bu kadar açık ve belirgin değildir. Bu sebeple zaman içerisinde marifet, tikelin bilgisi olarak ön plana çıkarak bir anlamı ile aklın, yani tümellerin ihata edemeyeceği, ancak şuhûd ile ulaşılabilecek, dolayısı ile kategorileri önceleyen ve aşan bir bilgiyi ifade etmek için kullanılmıştır. Mesela marifetullah tabiri tam da aklın sınırlarını zorlayan, dile getirilmesi çelişkileri de birlikte ortaya çıkaran bir bilme şekliyle irtibatlandırılmıştır. Buna karşılık ilim hem tikel hem de tümeli ifade eden, insâni bilginin her türlüsünü isimlendirmek için kullanılmaktadır. Bu anlamıyla ilim her bir insanın gerekli gayreti gösterdiğinde ulaşabileceği, tümel bir boyutu olan, dolayısı ile makul ve genelleştirilebilir her türlü bilgiyi isimlendirmektedir.
İslam medeniyeti içinde ilim terimi öncelikli olarak Allah’ın sahip olduğu ve insanın da ancak Allah’ın kendisine vermesi ile kazanabildiği, kaynak olarak ilâhi ama zuhur itibariyle insâni olan bütün tasavvur, tasdik ve becerileri isimlendirmektedir. Allah insana varlık verdiği gibi ona hem bilgi vermiş, hem de öğrenme kabiliyetiyle birlikte, bildiklerini geliştirme imkanını, yani nazar veya düşünme kabiliyetini vermiştir. İnsan kendisine verilmiş olanı geliştirme ve değiştirme imkanına sahiptir. İnsana verilmiş olan ise bir taraftan fiziki dünya anlamında mevcudat ve mahlukat, diğer taraftan doğuştan sahip olduğu garîzi akıl ve bunun kullanılması ile birlikte ortaya çıkan müktesebattır. Bu iki durumun göz önünde bulundurulması insan bilgisinin genel çerçevesi hakkında bir tasavvur için önem arz eder. Bunlara ek olarak insana peygamberler yoluyla verilen ve ancak peygamberlerin tebliğine inanarak onu tasdik edenlerin ulaşabileceği üçüncü bir bilgi kaynağı daha mevcuttur. Genel olarak ilimler veya daha özel bir şekilde dini ilimler denildiğinde bu üç bilgi kaynağı ile irtibatlı muntazam bilgiler kast edilmektedir.
İlimleri sadece bilme meselesi olarak kavramak eksik bir kavrayış olacaktır; ilmin kendisi bir mevcut olduğu gibi bilmek de belirli bir şekilde varolmak demektir. Bu sebeple ilimler aynı zamanda belirli bir şekilde var olmayı temsil eder ve taşırlar. Bu çerçevede İslam toplumu ve medeniyeti içinde ortaya çıkan ilimler de belirli bir varoluş şeklini temsil eden ve taşıyan bir varoluş şekli olarak önem arz etmektedir.
Dini ilimler olarak ilimler ümmetin varlığını Hz. Peygamber ile irtibatı içinde sürdürmesinin ma‘kul yolları olarak teşekkül etmiş ve ümmetin kendisi varlığını sürdürürken de dini ilimler bu varlığın şuur seviyesinde devamlı bir idraki olarak kendisini göstermiştir. İslam ilim tarihinin ümmet ile taşıdığı varoluşsal bağı ihmal edildiğinde anlamsız bir söz kavgasının tarihi ile karşı karşıya kalınır. Oysa ilmin aslında bir mesele halletme faaliyeti, meselenin de esas itibariyle ancak hayat içinde, hayat için manası olanlarla irtibatlı olarak zuhur edebileceğini dikkate aldığımızda, ilimlerin tarihinin “İslam toplumunun lehinde ve aleyhinde olanı bilmesi” şeklinde bizzat İman Ebu Hanife tarafından yapılan ilim tanımının teşkil ettiği ufukta anlaşılabileceği ortaya çıkmaktadır.
Müslümanların önünde zuhur veya ta’ayyün eden ilk varlık Hz. Peygamber olduğu ve Müslüman olmak ona ittiba etmek demek olduğu için, Hz. Peygamber hayatta bulunduğu sürece üst bir düşünme şekli olarak ilimlere gerek olmamış; hayat ile ilim bir ve aynı sürecin iki ayrı adı olarak tahakkuk etmiştir. Hz. Peygamber’in fiillerinin gerekçesi ve manası olarak Kur’an-ı Kerim ve onu oluşturan ayetler söz konusu iken Kur’ân-ı Kerim’in tecessüm ettiği halini gösteren Hz. Peygamber’in hayatı Müslümanların ferdî ve ictimâi varoluşunun merciini teşkil ediyordu. Müslüman olmanın formülü olarak kelime-i şehadetin aslî mâsadakı ve anlamı da tam olarak bu noktada taayyün etmektedir.
Müslümanların hayatlarında onları asli olarak ilgilendiren temel ve kaygı verici durumların neler olduğunu dikkate alarak, ilimlerin teşekkülü ve gelişimini de bu çerçevede ortaya koymak mümkündür. Hz. Peygamber hayatta olduğu sürece durum, bir üst söylemi gerektirmeyen, yani söylemi önceleyen bir düzen içinde cereyan etmekteydi. Her ne kadar Cafer b. Ebi Talib’in Necaşi’nin huzurunda yaptığı konuşma, Hz. Peygamber’in tebliği hakkında bir “üst söylem” olarak algılanabilirse de, bu üst söylemin bir disiplin haline gelerek, sistematik şekilde bir “ilim” adını alabilmesi için biraz daha vakit geçmesi gerekiyordu.
Hz. Peygamber’in, tebliğinde hassasiyetle üzerinde durduğu bir tefrik, Kur’an ile Kur’an olmayanın birbirinden tefrik edilmesi ve Kur’an-ı Kerim’in onun parçası olmayan ile karışmaması hususunda gerekli tedbirleri almak idi. Bu çerçevede vahiy katiplerinin ve hafızların, ki bunlar İslam’ın ibadet düzeni gereği halka halka bütün Müslümanlardı, Kur’an-ı Kerim’i muhafazası ilk vazife idi. Ayrıca Hz. Peygamber ahirete irtihal ettikten sonra Hz. Ebubekir tarafından yapılan ilk şey, Kur’ân-ı Kerim’in toplanması idi. Toplanan Kur’an-ı Kerim daha sonra Hz. Osman zamanında çoğaltılarak muhtelif merkezlere gönderilecektir. İslam toplumunda ilim ilk olarak insanların Allah’tan Peygamber vasıtası ile öğrendiklerini ifade ettiğine göre, ilk manası ile alimler Kur’an-ı Kerim’i ezbere bilen ve onu “okuyan”lar idi. Kurrâ’ denilen Kur’an alimleri, Müslümanların ilk alimleridir. İlmin ikinci manası doğrudan Hz. Peygamber’in söz, fiil ve takrirlerini ifade ettiği için, ikinci olarak alim lafzı, bunları bilenler için kullanılmaktaydı.
Hem Kur’an-ı Kerim’in Arapça olması hem de Hz. Peygamber’in ve etrafındaki insanların Arapça konuşmaları; Müslümanların Arap dilini, ümmetin Hz. Peygamber ile irtibatının hem vasatı hem de vasıtası olarak kavramalarını ve onun Müslüman olarak varolmadaki belirleyici konumunu fark etmelerini sağlamıştır. Bu sebeple Müslümanlar Kur’an-ı Kerim ve Hadislerle meşgul olurken Arapçayı da ihmal etmemişler, böylece Kur’an ve Hadis ilimlerinin gelişimi dil ilimlerinin gelişimiyle birlikte yürümüştür.