Molla Câmî

(ö. 879/1474)
Nakşibendî tarikatına mensup İranlı meşhur âlim ve şair
- A +

Hayatı

Abdurrahman Câmî, 23 Şaban 817’de (7 Kasım 1414) tarihinde Horasan’ın Câm şehrinin Harcird kasabasında doğar. İlk tahsilini babasından alır. Babasının Herat’ta Nizamiye Medresesi’ne müderris olarak tayin edilmesiyle birlikte öğrenimine burada devam eder. Devrin tanınmış âlimlerinden Mevlâna Cüneydî Usûlî’den Arap dili ve edebiyatının (meânî ve beyân) temel eserlerini okur.

Seyyid Şerif Cürcânî’nin talebesi Ali es-Semerkandî ile Taftazânî’nin öğrencisi Şehâbeddin Muhammed el-Câcermî gibi ünlü âlimlerin derslerine devam eder. Daha sonra Uluğ Bey zamanında önemli ilim merkezlerinden biri haline gelen Semerkand’a giderek orada dokuz yıl kalır. Uluğ Bey Medresesi’nde Bursa’lı Kadızâde-i Rûmî’den (ö. 841/1437) riyâziyyât dersleri alır.  Kaynaklar, aralarında geçen uzun bir tartışmanın neticesinde Kadızâde-i Rûmî’nin onun fikirlerini kabul etmek zorunda kaldığından bahsederler.  Bunu kabul etmek zor olmasa gerekir. Çünkü kendisi öğrencisi ile ilgili olarak “Semerkand kuruldu kurulalı (ilimde) Câmî’ye eşdeğer bir kimse Seyhun’u geçmemiştir” demiştir.  Câmî, hocasının Şerhu’t-tezkire ve Şerhu’l-mulahhas’ı Çağminî adlı eserlerini yeniden gözden geçirerek birtakım düzeltmelerde ve ilavelerde bulundu ki bu düzelti ve ilaveler kitapların daha da mükemmelleşmesine sebep oldu. Diğer yandan, Ali Kuşçu Herat’ta Câmî’yi ziyaret ederek ona astronominin en çetin ve ince bahislerine ait birkaç mesele sormuş ve Câmî’nin tatmin edici ve ayrıntılı cevapları karşısında hayretini gizlememiştir.

Henüz genç denilebilecek yaşlarda tahsil ettiği ilimler, Câmî’yi tatmin etmiyordu. Bu yüzden, Semerkand dönüşünde Nakşibendî şeyhlerinden Sa’deddin-i Kaşgârî’ye (ö.860/1456) intisab etti. Onun vefatından sonra da halefi Hâce Ubeydullah Ahrar’a (ö. 895/1490) bağlandı. Câmî, onunla sürekli temas halinde idi. Şiirlerinde ve düzyazı türündeki eserlerinde kendisinden övgüyle sözeder. Ayrıca bunlardan başka birçok Nakşıbendi Tarikatı şeyhiyle görüştüğü bilinmektedir. Kaynaklar ona nispetle Câmîiyye denilen bir tarikattan bahsederlerse de Molla Câmî kendi mensup olduğu tarikatta irşad faaliyetleriyle ilgilenmemiştir. Câmî şeyhinin vefatından sonra da müritlerine Herat Nakşibendîleri’ne Muhammed Şemseddin Rucî’nin etrafında toplanmalarını öğütlemiştir. Müritleri arasında sadece kendi oğlu Ziyaeddin Yusuf ve Abdülgafur Lârî’nin adı geçmektedir.

Molla Câmî yetmiş yaşında iken, 877yılının Rebiu’l-evvel ayında Mekke’ye gitmekte olan bir kervanla birlikte Herat’tan hareket etti. Cemâziye’l-âhıra ayının başlarında Bağdat’a ulaştı. Bağdat’ta altı ay kaldı ve daha sonra Mekke yolculuğuna devam etti. Hz. Ali’nin mezarını ziyaret etmek için Necef yolunu tercih etti. Taşköprüzâde gibi bazı kaynaklar onun hac görevini ifa edip geri dönerken, Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmed, Karamanlı Atâullah Kirmânî’nin başkanlığında bir heyeti görevlendirerek onu kelamcılar, felsefeciler ve mutasavvıfların arasında ihtilaf konusu olan meselleri açıklayan ve uzlaşma yollarını gösteren bir eser kaleme alması için İstanbul’a davet etmek istediğine dikkat çekerler.  Ancak elçiler Şam’a henüz ulaşmadan Câmî Haleb’e gitmişti. Daha sonra’da Tebriz’e giderek yoluna devam etti. Dolayısıyla sözkonusu davet kendisine tebliğ edilememiş oldu. Molla Câmî bu hac yolculuğunu tamamlayıp Herat’a döndükten sonra 18 Muharrem 898/9 Kasım 1492 tarihinde cuma günü 81 yıllık hayatını tamamlayarak vefat etti.

Öğretisi

Keskin zekâsı, yeteneği, ilmî meseleleri anlatma gücü ve görüşünü çok açık olarak ortaya koyabilme kabiliyeti sayesinde herkesin hayranlığını kazanan Câmî, gençlik yıllarından hayatının sonuna kadar daima öğrenmek ve öğretmekten büyük zevk almış, bu asil meşgaleden bir an bile geri kalmamıştır. Bir rubâîsinde dünyada kitaptan daha güzel arkadaş ve dert ortağı bulunmadığını ifade etmektedir. Divanında nazmın nesirden daha üstün olduğunu, iyi ve kötü şiirin niteliklerini, şiirin nasıl olması gerektiğini açıklamış, günümüz anlayışına uygun “şiir tenkidi” metodunu kullanarak isabetli değerlendirmeler yapmıştır. Câmî, nesrin ve şiirin şeriata uygunlukları nisbetinde gerçeklerin ortaya konulmasında çok etkili araç olduklarını, aksi halde bütün kötülüklerin kaynağı olacaklarını ifade etmektedir. Fars şiirinin en büyük üstatlarının sonuncusu sayılan Câmî, üstün şairlik yeteneği yanında dinî, edebî ve aklî ilimlerle tasavvuftaki derin vukufiyetini bütün şiirlerinde, mesnevilerinde ve özellikle tasavvufî mesnevilerinde göstermiş, ele aldığı konuları çok rahat ve sade bir dille anlatma meziyetini göstermiştir. Onun “Hint üslûbu” (sebk-i Hindî) diye anılan şiir akımının ilk öncülerinden biri olduğu söylenmektedir. Mensup olduğu Türk muhiti dolayısıyla Türkler’le çok sıkı münasebeti bulunan Câmî’nin eserleri daha hayattayken bütün Türk âlemine yayılmıştır. Önemli eserlerinin Türkçe’ye çevrilmiş olması onun Türk edebiyatı üzerindeki etkisini açıkça göstermektedir. Câmî’nin Nakşibendî tarikatına mensup oluşu diğer tarikat mensuplarından faydalanmasına mani olmamış, vahdet-i vücûdcu mutasavvıflara âdeta hayran kalarak onların eserlerini şerh ve telhis etmiştir. Câmî tasavvuf ve irfanın zor meselelerini bir âlime yaraşır tarzda sade bir anlatımla izah etmiş, bu mesleği en yüksek seviyede temsil etmiştir. Tasavvufun filozof ve kelâmcıların mesleklerinden daha üstün olduğunu söyleyen Câmî’ye göre insanı ebedî saadete ulaştıracak şey ancak gerçek aşktır. Câmî, saf zihinleri bulandırmak isteyen sûfî kılığındaki cahillerden ateşten kaçar gibi kaçmak gerektiğine dikkat çekmekte ve bunların tuzağına düşmemek için gerçek tasavvufun ve hakiki sûfînin özelliklerini anlatmaktadır.

Molla Câmî ve Felsefi Düşünce

Abdurarhman Câmî, filozof ve kelamcılara ait eserlerin amaçsız bir şekilde okunmasını faydalı bulmamıştır. Mesela Tuhfetu’l-Ahrâr adlı mesnevisinde, İbn Sînâ’nın şahsında Meşşâî felsefeye ve ilmî metoduna ciddî eleştiriler yöneltir.

Ancak Câmî’nin bir bütün olarak felsefeye karşı çıktığı sanılmamalıdır. Çünkü onun eserleri tetkik edildiğinde görülecektir ki, kendisi de felsefenin geleneksel meselelerine âşinadır ve bunlarla ilgili tartışmalara katılmaktadır. Fakat Câmî’nin burada eleştirdiği, tıpkı Gazzâlî’nin yaptığı gibi, Meşşâî-Yeni Eflâtuncu felsefe geleneğidir. Sûfîlerin bilgi anlayışı ile filozofların bilgi anlayışı arasındaki karşıtlık, Câmî’nin şiirlerinde dile getirilmiş bulunmaktadır. Çünkü sûfilere göre evrendeki şeylerin kendine ait bir varlıklarının olduğunu söylemek bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Câmî’nin burada ilmi sebeb-sûzî (sebeb yakıcı) olarak nitelendirmesi, bilinç düzeyinde eşyanın, Allah karşısında “sanki yok” konumuna işaret eder. Diğer yandan Muhyiddin İbn Arabî’nin de illet-ma’lûl ilişkisini subjektif bir kategori olarak tanımlaması ve gerçekte her ikisinin tek bir Hakîkat’ın iki ayrı vechesinden ibaret saymasının sebebi budur. İşte Molla Câmî burada, İbn Sînâ’nın şahsında, eşyanın kendine ait bağımsız hakîkatlarının olduğunu savunarak, insanî şuurun parçalanmasına yol açan Aristocu felsefe geleneğini eleştirmektedir.

Molla Câmî’ye göre sûfilerin bilgi edinme yolu, kelamcılardan ve filozoflardan farklı olarak, burhan ve istidlal değil, keşf ve apaçık bilmedir. Bu metod, Allah’a yönelmek suretiyle, zihinlerinde O’ndan başka ne varsa dışarı çıkarma anlamına gelir. Böylece kalplerini aydınlatan ilâhi nur, eşyanın hakikatını onlara göstermiş olur. Yukarıda belirttiğimiz üzere Molla Câmî’nin “varlığın hakikatı” dediği şeyin bilgisine ulaşmak aklın faaliyet alanı içinde yer almaz. Buna rağmen, bu tarz bir bilgilenme tarzının ma’kul olmadığı da söylenemez. Çükü rasyonel tarzın dışında ve ötesinde sayısını ancak Allah’ın bilebileceği bilgi edinme metodları mevcuddur.

Câmî ve İbn Arabî Okulu

Molla Câmî çok yönlü bir âlim olmasına rağmen, daha çok tasavvufi görüşleriyle ön plana çıkmaktadır.  Buna rağmen Molla Câmî’yi diğer sufilerden ayıran özellik bir sufi teoloji ya da teozofi kurmaya çalışmış olması, İbn Arabî bağlamımda nazari tasavvufun gelişmesine önemli katkıda bulunmuş olmasıdır. Molla Câmî, kendi eserleri içinde İbn Arabî’nin görüşlerini bütünlüklü bir şekilde özetledi kavramsal açıklığa kavuşturdu ve daha geniş bir muhatap kitlesinin daha kolay anlayabileceği bir hale getirdi. İbn Arabî’nin görüşlerinin Hint alt kıtasında daha fazla yayılmış olmasında Abdurrahman Câmî’nin önemli bir rolü olduğu söylenebilir.    Bu yüzden Câmî, İbn Arabî okuluna ait metafizik anlayışın zirvesi olarak kabul edilebilir. Câmî, İbn Arabî’nin sisteminin bütünlüklü bir yapı oluşturduğunu ve onun okuluna mensup kimselerin farklı görüşlerinin ancak önemsiz bazı noktalar için geçerli olduğunu düşünüyordu.

Câmî’nin hemen tüm eserlerinde bunun izini sürmek mümkündür. Mesela Levâih’te ve diğer eserlerinde her şeyin hakiki özünün Varlık içinde ezeli olarak mevcut olduğunu söylemektedir. Ancak “ayân-ı sâbite” adını verdiğimiz bu özler henüz belirginlik kazanmadığı bir hal üzere orada bulunmaktadırlar. Bunlar duyularımıza konu olan nitelikleri dışarıda tezahür edebilirler. Câmî’ye göre bu sebeple düşünülür dünyada bulunan ideaların varlığa gelip fani olması mümkün değildir. İlahi bilginin içeriğini fena ile nitelendirmek Câmî’ye göre ateizmi kaçınılmaz kılmaktadır.

Abdurrahman Câmî'nin Varlık Anlayışı

Câmî, varlık dünyasında “Zorunlu Varlık”ın (Vâcibü’l-Vücûd) bulunmasının kaçınılmaz olduğunu, aksi takdirde varlığın sadece mümkün varlıklara hasredilmiş olacağını, bunun da aslında hiçbir şeyin varolmadığı anlamına geleceğini söyler. Çünkü mümkün varlık, taaddüd etmesine rağmen, kendi kendisini tek başına var edemez. Diğer yandan mümkün varlık, başkasına da varlık veremez. Bunun nedeni varlık vermenin (îcad), sıralama bakımından vücûdtan sonra gelmiş olmasıdır. Kendi başına vücûda sahip olamayan, varlığında başkasına bağımlı olan mümkün varlığın başka bir şeyi îcâd etmesi de mümkün değildir.

Varlık-mahiyet ayrımı konusunda Ebü’l-Hasan el-Eş’arî’ye nispet edilen görüşe göre  o, sadece Allah’ın varlığı değil, diğer varlıklar söz konusu olduğunda da varlık ve mahiyetin zihinde ve dış dünyada aynîliğine inanmaktaydı. Kabul etmek gerekir ki, Eş’arî’nin bu görüşü, bir taraftan Allah’ın varlığı için varlık ve mahiyetin özdeşliğine mümkün varlıklar için ise varlığın mahiyete urûz ettiğine inanan filozofların yaklaşımından, diğer yandan da hem Allah’ta, hem de diğer varlıklarda, varlığın mahiyete zaid olduğuna inanan kelamcıların yaklaşımından farklıdır. Molla Câmî, Eş’arî’nin bu teorisini yanlış bulmaktadır. Böyle bir bakış açısı, bir şeyin varlığı ile ona ait husûsiyetlerin, arazların aynı şeymiş gibi kabul edilmesini gerektirir. Bu durumda, özelliklerinden ya da arazlarından birisini kaybeden bir şeyin varlığını da kaybetmesi gerekir ki bu, mümkün varlıklar için asla sözkonusu değildir. Bu durumda vücûd’un varlıklar için müşterekliği, lafzen değil ma’nendir.

Molla Câmî, sûfilerin varlık konusundaki görüşlerinin bazı yönleri itibariyle filozoflarınkine benzediğinin farkındaydı. Ona göre sûfiler de filozoflar gibi, “vücûd” kavramının zâid ve itibari olduğuna, akıl dışında bir varlığa sahip olmadığına inanırlar. Dış dünyada “varlık” değil, işaret edebileceğimiz şeyler vardır. Buraya kadar sûfilerle filozoflar hemfikirdir. Ancak sûfilere göre itibârî olan bu kavramın kendisine urûz ettiği şey (ma’rûz), kavramdan ayrı olarak dışarıda hakikî anlamda mevcuddur; farklı bir deyişle, “vücûd” salt bir kavram değil, hakîkî anlamda bir varlıktır. “vücûd” kavramıyla İbn Arabî’nin “ona ait ferdleri kendinde toplayan bir tümeli” mi, (ma’kûlât-ı sânî) yoksa, “Mutlak Varlık olan bir hakikati” mı kasdettiği belirgin değildir. İbn Arabî okulunun sadık bir takipçisi olan Câmî’nin ifadeleri daha açıklayıcı ve belirginleştirici bir hal arzeder ve o, vahdet-i vücûd felsefesini savunan sûfilerin, “vücûd”u ikinci anlamı itibarıyla kullandıklarına açıkça işaret eder.  Câmî, buna “varlığın hakikatı” adını verir. Varlığın hakikati, vücûd kavramının kendisine urûz ettiği tek ve mutlak bir hakikattir. Dış dünyada, bu tek ve mutlak hakikatten başka “vücûdun hakikatı” adını verebileceğimiz herhangi bir şey yoktur. Çokluk arzeden varlıklara gelince, onlar bu mutlak hakikatin tezahürlerinden başka bir şey değildir. Varlığın mutlak hakikatinin, sahip oldukları varlık dereceleri ve imkan kabiliyetlerine göre şeylerde zuhur etmesi, onun birliğini ve mutlaklığını ortadan kaldırmaz.

Câmî'ye Göre Kâmil İnsan

Molla Câmî insan-ı kâmil konusundaki görüşlerinde de İbn Arabî’yi takip eder.  Ancak bu konuda Kur’an ayetlerine ve hadislerden örnekler vermeyi ihmal etmez.

Abdurrahman Câmî, kâmil insanın üç temel yönünü yaratılışın ontolojik ilkörneği olarak ele alır. Bunlardan birincisi, Allah isminin tecelligahı olarak kâmil insan; ikincisi yaratılışın gayesi olarak kâmil insan, üçüncüsü ise Allah’ın halifesi olarak kâmil insan.

Câmî’ye göre insan-ı kâmil âlemin ruhu ve O’nun yeryüzündeki halifesidir.  Kâmil insan âlemin gözbebeği mesabesindedir. Câmî bu noktada insan-ı kâmil anlayışını, Hz. Muhammed’in mukaddes varlığında tecelli eden hakikat-ı Muhammediyye’ye dayandırır. Hakikat-ı Muhammediyye, bazen Câmî’nin terminolojisinde kalem ya da tümel akıl ile aynı anlamda kullanılır. Bu sebeple, kıdem âlemi ile imkan âlemi arasında bir aracı ve eşik olan hakikat-ı Muhammediyye bu âleme anlam katan şey anlamında kullanılır.

Diğer mutasavvıflar gibi Câmî de, Hz. Muhammed’i kâmil insanın en kâmil örneği olarak görür. İnsan-ı kâmilin ilk örneği de Hz. Adem’dir. Aynı şekilde diğer peygamberler de kâmil insanın bir örneği olarak yaşamışlardır. 

Temel Soruları

Felsefe tasavvuf ve kelam arasında nasıl bir ilişki vardır? Filozofların bilgi edinme yöntemi güvenilir midir? Varlık nedir? Vücûd lafzı hangi anlamlara gelmektedir? Mutasavvıfların varlık ve bilgi konusundaki anlayışları âlemi doğru anlama bakımından niçin önemlidir? Zorunlu Varlık ve mümkün varlık ayrımına sufilerin farklı yaklaşımı nasıl açıklanabilir? Tevhidin hakikati nedir? Allah Tealâ’nın çoklukla olan irtibatı nedir? Allah’ın cüz’ilere ilişkin bilgisi ne türden bir bilgidir? Allah’ın isim ve sıfatlarının Allah-alem ilişkisi bakımından önemi nedir? İlahi kelamın mahiyeti nedir? Kadîm midir hadis midir? A’yân-ı sâbite nedir? Ehadiyet ve vahidiyet makamlarının a’yân-ı sâbite olan ilişkisi nedir? Âlemin kıdemi mümkün müdür? Bilgi edinmede burhan, müşâhede ve keşf arasındaki fark nedir? İnsan nasıl bir varlıktır? Allah, insan ve âlem ilişkisi içinde insan-ı kâmil ve hakikat-ı Muhammediyye kavramının anlamı nedir?  Allah’ın yaratmada zorunlu olması ya da muhtar olmasını nasıl anlamak gerekir?  Yaratmada, Allah’ın iradesinin rolü nedir? Allah’ın yaratmada iki farklı alternatiften birini tercih etmesi nasıl mümkün olabilir? Kötülük ne anlama gelmektedir? Âlemde kötülük var mıdır?

Öne Çıkan Eserleri

  • Nakdü’n-Nüsûs fi Şerh-i Nakşi’l-Füsûs: tsh. William Chittick, Müessese-i Pejuheş-i Hikmet ve Felsefe-i İran, Tahran 1370.
  • Levâyih: nşr. A’lâhân Afsahzâd, Bahâristân ve Resâil-i Câmî içinde, Mirâs-ı Mektûb, 1379/2000, Tahran s. 439-483.
  • Levâmi’: nşr. Muhammedcan Ömerov, Bahâristân ve Resâil-i Câmî içinde, Mirâs-ı Mektûb, Tahran 1379/2000, s. 337-407.
  • Şerh-i Rubâiyyât: nşr. Rızâ Mâyil Herevî, Encümen-i Câmî, Kâbil 1343.
  • Risâle fî’l-Vücûd: Nuruosmaniye Ktp., nr. 4376;  thk. ve çev. Bilal Taşkın, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sy. 7 (2015), s. 73-109.
  • Eşi’atü’l-Lemeât: nşr. Hâdî Rastgâr Mukaddem Gevherî, Kum 1383.
  • ed-Dürret’ül-Fâhire: Al-Durrah al-Fâkhira  with Arabic commentary of ‘Abd al-Ghafūr Lârî and Persian commentary of ‘Imâd al-Dawlah, ed. N.L. Heer and A. Musawi Bihbahani, Tahran 1980; nşr. ve çev. Şamil Öçal, Molla Câmî’de Varlık içinde,  Litera Yayıncılık, İstanbul 2016, s. 121-178.
  • Şerhu Füsûsi’l-Hikem: thk. Âsım İbrâhim Keyyâlî, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 2009.
  • Nefehâtü’l-Üns min Hadarâti’l-Kuds: thk. Mehdî Tevhidipur, Tahran 1336/1958; çev. Lami‘î Çelebi, haz. Süleyman Uludağ, Mustafa Kara, Marifet Yayınları, İstanbul 2001.
  • Heft Evreng: thk. Murtaza Mudarris-i Gilani, Tahran 1337/1958. Eser Silsiletü'z-zeheb, Salaman ve Absal, Tuhfetü'l-ahrâr, Suhbetü'l-ebrâr, Yûsuf u Züleyhâ, Leylâ vü Mecnûn ve Hirednâme-i İskenderî başlıklı yedi mesneviden oluşur. 
  • Divan-ı Câmî (Fâtihatü’ş-Şebâb, Vâsitatü’l-‘İkd, Hâtimetü’l-Hayât): ed.  Alâkhân Afsahzâd, Center for Iranian Studies, Tahran 1378/1999.
  • Behâristân: çev. M. Nuri Gençosman, Maarif Basımevi, Ankara 1958.
  • Şevâhidü’n-Nübüvve: Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 3280; çev. Lami Çelebi, Hakikat Kitabevi, İstanbul 2014.
  • İsam İslamoğlu, Molla Cami ve tefsirinden Fatiha suresi, 1995.
  • Necip Mayil Herevi, Şeyh Abdurrahman Câmî, İntişârât-ı Tarh-ı Nov, Tahran 1388.Hamit Algar, Abdurrahman Câmî, çev. Abdullah
  • Taha Orhan, Zeyneb Hafsa Orhan, Litera Yayıncılık, İstanbul 2016.
  • Hamid Algar, “The Naqshbandi Order: A Preliminary Survey of its History and Significance”, Studia Islamica, sy. 44 (1976), s. 123-152.
  • Ali Evcebî, “Güzareş-i Mütercim: Abdurrahman Câmî ve Risale-i ed-Dürretü’l-Fahire” Kitab-ı Mah-ı Din, sy. 126 (1387), s. 77-86.
  • Abdulgafur Radiyyeddin Lari, Tekmile-i Havâşi-i Nefehâtü’l-Üns Şerh-i Hâl-i Mevlânâ Câmî, ed. Beşir Harevi, Neşriyat-ı Encümen-i Câmî, [y.y.] 1343/1964-1965.
  • Asaf Halet Çelebi, Molla Câmî: Hayatı, Şahsiyeti, Eserlerinden Parçalar, Kanaat Kitabevi, İstanbul 1940; Hece Yayınları, İstanbul 2002.
  • Ali Asgar Hikmet, Câmî: Hayatı ve Eserleri, çev. M. Nuri Gencosman, İstanbul 1994.
  • William Chittick, “The Perfect Man as the Prototype of the Self in the Sufism of Jâmî,” Studia Islamica, sy. 49 (1979), s.135-157.
  • Ertuğrul Ökten, Jami (817-898/1414-1492) His Biography and Intellectual Influence in Herat, Chicago Universitesi, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Chicago 2007.
  • Abdulrahman Acer, Şamil Öçal, Molla Câmî’de Varlık, Litera Yayıncılık İstanbul 2016.

Atıf Bilgisi

Molla Câmî. İslam Düşünce Atlası, https://islamdusunceatlasi.org/molla-cami/213